8 Aralık 2017 Cuma

Hiç Kimse Haksızlığa Uğramadan 30 Yaşına Basmaz.

Hiç kimse haksızlığa uğramadan, canı yanmadan ve yaralanmadan 30 yaşına gelmez. 

Aynı zamanda haksızlığa uğramış olmak ve yara almak iyi-insan-olma-kriteri de değildir, zira özü ne olursa olsun insan dediğin kanayabilen bir canlıdır, incinir.

Artık ergen olma lüksün olmadığı ve istemesen de erişkin olduğun 30'unda seni iyi, yaralarını şerefli yapan nedir biliyor musun dostum?

Herkesin kanayabildiği, oksijen niyetine haksızlık soluduğumuz şu boktan ve kısacık hayatta kimseyi kanatmamış, kimseye haksızlık yapmamış olmandır. 

Velhasıl, adil bir insan olmandır.

Yoksa yaprak dediğin kırağı vuran bahar dalından da düşer, sonbahar ayazı yemiş ağaçtan da...

30 yaş ile ilgili görsel sonucu

17 Ekim 2017 Salı

Feminist Olmayan Fakat Oy Veren Hanım Kızlara Faydalı Açıklamalar

Bana "Ulan helal olsun" dedirten bir sürü kadın tanıyorum.

Yeni başladığı bir işi hakkıyla yapabilmek için emzikli çocuğuyla 6 ay 3'er saat mesai yapan da var, erkeklerin hüküm sürdüğü bir piyasada çatır çatır kendi dans kursunu açıp yıllarca tek başına ders vermiş dansçı da, hiç tanımadığı bir şehre tek başına gidip ailesinden birazcık bile desteği olmadan yıllardır ayakta kalmış bir öğrenci de, 
küçük ve muhafazakar bir şehirde kendi çılgın tarzından asla ödün vermeden yaşamayı başarmış bir öğretmen de, gece gündüz acil hemşiresi olarak çalışıp arta kalan vaktinde hukuk okuyup devlet okulunda 4 senede fakülte bitiren avukat da, ailesinden 50 kilometre ayrı kalmadan 23 yaşını bitirip de Yüksekova'da 2 sene öğretmenlik yapmış olan da, çocuğu bakıcı elinde büyümesin diye yüksek lisanslı kariyerini bırakıp eve dönen kadın da var.

Ve fakat bu kadınların başında 20 yaşındayken Toros Dağları'nın tepesinde elektriksiz, susuz yerleşkede 4 çocuk büyüten ananem gelir. Kendisi dünyanın en büyük minnoşu olmakla beraber bana mütemadiyen roman siparişi verir. Her gece uyumadan 1.5-2 saat mutlaka kitap okur. Bu alışkanlığı çocuklarını uyuttuktan sonra mum ışığında terzilik yaptığı zamanlara dayanır. Hatta, "bıktım Büyükbaba'nın siyasi kitaplarından, aşklı maceralı romanlar bul bana" diyecek kadar da okuduklarını birer kez daha okumuşluğu vardır.

(Mayıs 2017- Ananem kaşla göz arasında Sait Faik - Adapazarı Öyküleri kitabına başlarken)

Benim ananem şuan 65 yaşında ve ilkokul mezunu.

Fakat hiçbir zaman ağzından "Feminist değilim ama yine de...." ile başlayan bir cümle duymadım arkadaş.

Çünkü ya feminizmin ne olduğunu bilmiyordur ve bilmediği konu ile alakalı yorum yapmayacak kadar bilinçlidir, ya da biliyordur ve gayette feminist olduğunun farkındadır.

Çünkü benim ananem ilkokul mezunu olsa da cahil bir kadın değil.

Çünkü cahil oldukça insan, eşeklik baki kalır okusa da ilim irfan. 

Bir kadının "Ben feminist değilim ama..." ile başlayan bir cümleyi nasıl kurabildiğine inanamıyorum, beynim de almıyor, vicdanım da hatta bildiğin sinirleniyorum arkadaş!

"Helal olsun ulan..." dediğim kadınların oldukça okumuşlarından bir tanesi yüzüme baka baka bunu söylemişti yıllar önce. Ki hala içimde ukdedir, "say bakalım feminist olmama sebeplerini" deyip "erkek düşmanı değilim" lafını duyduktan sonra kendisini bir köşeye kıstırıp feminizmin erkek düşmanlığı olmadığına dair carlamamış olmak...

Sırf canına yandığım Kemal Paşa sana 1930 yılında tepeden seçme ve seçilme hakkını verdiği yani senin cinsin bu hakkı kavga dövüş almadığı için, 18 olur olmaz oy kullanabildiğin için çevrende kadın ayaklanması olmadı diye bugüne kadar feminizm nedir ne değildir merak etmemişsin. Üstelik feminizm sayesinde yıllardır çatır çatır oy veriyor olmana rağmen!

Sizin bu okumuş cehaletiniz yüzünden meydanı boş bulan zihniyetler bugün MÜFTÜLERE NİKAH KIYMA YETKİSİ veren yasa tasarısını meclise sunuyor!

Bu meseleyi de hiç abarttığımı düşünmüyorum zira kelimeler tehlikelidir. Kelimeler bu kadar tehlikeli olduğu için Kenan Evren, Hitler, Mussolini, hatta Qin Shi Han onlarca kitabı meydanlarda cayır cayır yaktı. Kelimeler tehlikeli olduğu için "düşünce suçu" diye bir kavram ortaya çıktı. İşte bu yüzden cici kız, yani ağzından çıkan kelimeler tehlikeli olduğu için, "feminist değilim ama..." kelimelerinin ardında yatan cehaletin senin çevrendeki kadınları hatta çocuklarını da etkileyecek ölçüde ciddi.

(10.05.1933 Berlin - Almanya. Faşist öğrenciler Opera Meydanı'nda 25.000 adet kitap yaktı)

Aşağıda vereceğim listeyi kadın erkek fark etmeden okumanızı salık veririm fakat söylemeden de geçemeyeceğim, "FEMİNİZM HAYATIN HER ALANINDA KADIN ERKEK EŞİTLİĞİNİ SAVUNAN DÜŞÜNCE AKIMIDIR". Oturup uzun uzun araştırmana da gerek yok, al TDK'da 1 tek cümleyle açıklamış.

Kısacası oy veren, okula giden, çalışan, para kazanan, annelik ve doğum izni kullanan her kadının feminizme borcu vardır ve bu imkanlara sahip olan her kadının aslında ilk bulduğu masanın üstüne çıkıp bağıra bağıra BEN BİR FEMİNİSTİM! demesi gerekir.*

Sırf bu yüzden, ey cahilliği yüzünden şelale olmuş akmış  hanım kızım,

Ben feministim.

Biz ailecek feministiz, çok da memnunuz valla.


Merak Edenler ve Cahiller  Ne Olduğunu Bilmeden Feminist Olmayanlar İçin Okuma Listesi :

- Kadın Sağlığı Hareketinden Sesler / Barbara Seaman
- Dansedemediğim Devrim Benim Değildir / Emma Goldman
* Caitlin Moran / Nasıl Kadın Olunur? 
- Kendine Ait Bir Oda / Virginia Wolfe
- Feminist Teori / Josephine Danovan





13 Ekim 2017 Cuma

İyi Bir Okurdan, İyi Yazmak İsteyenlere Öneriler -1

Merhaba <3

Haftanın son mesai günü sebebiyle olağanca kasvetini halihazırda hissettiğim, bu buz gibi Cuma sabahında güne bir kaç  Oggito  öyküsü okuyarak başlamak istedim. 

Piyasanın "amatör" tabir ettiği fakat dil açısından "amatör olmayan"lara taş çıkaran pek çok yazarla karşılaşabileceğiniz bir site olduğundan edebiyat ve bilhassa öykü takipçilerinin haftalık olarak göz atmasını etmesini öneririm bu arada. 

Uzatmayacağım, ikinci bir öyküye başladıktan yalnızca 3 paragraf sonra göğsümün tam ortasında sonuna kadar şişirilmiş bir balon gibi duran okuma hevesim umutsuzca söndü. Evet hava soğuktu, elimdeki çay bile çiğdi ama hevesimi kaçıran kesinlikle bunlar değildi. 

Öykü beni kendi gerçekliğine inandıramamıştı. 

Tuhaf bir his bu, "doğrusunu bildiğiniz yalanları dinlemek" minvalinde bir yakıştırma yaparsam anlayacağınızı uymuyorum. "Olm fantastik edebiyat seven sen, rüyamda daha önce hiç okumadığım veya duymadığım bir şarkı söylüyordum, uyanınca dizeleri yazdım diyen sen, gerçeküstü öykü denemeyi düşünüyorum diyen sen, öyküde gerçekçilik arayan yine sen" diyecek olanınız var ise belirteyim ki bahsettiğim şey tam olarak öykünün anası/babası olan yazar ile öykü arasındaki bağ, yazarın öyküye sunduğu gerçekliğe yakışma hali. 

Kısacası herhangi bir öyküde yazar ile öykü arasında ayrıca öyküdeki karakter ve mekanlarla mümkün-mantık arasında objektif/sübjektif bir bağ hissedemiyorsam o öykü benim için ancak öyle-yazılmaması-için-okunması-gereken-bir-örnekten öteye gidemiyor. (Yani aslında kötü olduğunu düşündüğümüz öyküleri de zaman zaman incelemeli ve yazdıklarımızla kıyaslamalıyız diye düşünüyorum. Yine de şuan bahsettiğim husus öyküyü yazan değil okuyan kişi olarak yazardan beklentilerim olduğundan bu konuya girmiyorum.)

ÖRNEĞİN GÜLTEN DAYIOĞLU...

Bunu çok basit bir örnekle somutlaştırmaya çalışacağım,

Gülten Dayıoğlu çoğumuzun en çok okuduğu yazarlardan biri. (Zira okumayı seven herkesin çocukluğu Gülten Abla ile illaki kesişmiştir). Kendisinin daha 2. sınıfta okurken ciğerim solana kadar ağladığım Dört Kardeştiler ve Yurdumu Özledim romanları yanı sıra Suna'nın Serçeleri, Yeşil Kiraz 1 gibi harika eserleri yanında Midos Kartalı'nın Gözleri, Ölümsüz Ece, Yeşil Kiraz 2 ve Ganga gibi okurken Gülten Dayıoğlu'nun elinden çıktığına inanamamış olduğum, adeta üvey evlat muamelesi yaptığım romanları da vardı. 

En sevdiğim ve çin işkencesi gibi bitmek bilmeyen romanlar listelerimin ikisinde de aynı yazarın olması  10-16 yaş dönemimde kafamı çok karıştırmıştı. Sebebini daha çok ve farklı türde kitap okudukça anladım. 


Gülten Dayıoğlu'nın o çok sevdiğim romanları çok iyiydi çünkü insan, köy, göç, sınıf farklılığı gibi konuları o kadar iyi ve gerçekçi işliyordu ki yazarın bu duyguları bire bir yaşamış olabileceğini ya da yaşamış insanlardan gözlemlediklerini aktardığını görebiliyordum. Karakterlerin gerçekliğine o kadar inanmıştım ki besleme olarak gittiği evde hanımı Feten'in örgülerini kesip, kulaklarını yırtarak annesinden kalma küpeleri  çektiğinde ağlamıştım. Hatta Yurdumu Özledim'de Almanya'da işçi olan ailesinin yanına ilk kez giden Atıl, Alman çocukları içinde kalakaldığında konuşmaya başlayan iç sesi 9 yaşındaki bir Anadolu çocuğuna o kadar yakışan bir gerçeklikteydi ki Gülten Dayıoğlu'nun gurbetçi olup olmadığını merak etmiş, Yeşil Kiraz kahramanı Kiraz'ı o kadar sevmiştim ki ona "Çürük Kiraz" diyen sevgilisi Özgür'ü sanki gerçekmiş gibi sınıfımdaki bir arkadaşıma anlatıp erkeklerin ne kadar nankör olduğuna dair uzunca bir nutuk çekmiştim.

Bunun yanında sevemediğim kitaplarına gelecek olursam, "ben olsam böyle yazmadım..." demeden okuyamadığım bu kitapların tamamının Gülten Dayıoğlu'nun doğaüstü öğeler kattığı kitaplar olduğunu fark ettim. Çünkü o belki de fantastik edebiyat yatkınlığı olmayan bir yazardı ve olmayan yerlerdeki olmayan hayatları anlatma konusunda usta olmayışının sebebi elindeki malzemelerin kısıtlı olmasıydı. 

Bir şeyler yazmayı yemek yapmaya benzetirim ben. Herkes yemek yapar ama kimse ananem gibi içli köfte yapamaz örneğin... Bu etkiyi yaratan şey neyse yazar ve eseri için de aynı etkili olduğunu düşünüyorum. Yazar, öykü yazarken de öykünün okuyucunun damağında kalmasına sebep olacak odaklar, empati kurduracak ayrıntılar bırakmalı. Bu odaklar ve ayrıntılar yazının başkalaşma malzemesi olmalı. 

Söz gelimi Gülten Abla analığı tarafından saçları kırpılan, kulağından küpesi sökülen kızın duygusunu verebilmek için doğru baharatlara sahipken (Dört Kardeştiler) fakirlik içinde okuyup Dünya Üniversitesi'ne bursla gidip dağcılıkla uğraşıp, Japon öğrencinin hayatını kurtarıp, patadanak iş kadını olup, aynı Japon mühendisin kızın adını taşıyan spor araba ile evlilik teklifinde bulunduğu kızın duygularının ve yaşadıklarının gerçekliğini vermek için (Yeşil Kiraz-2) elinde hiç baharatı yani yaşanmışlığı ya da gözleme sahip olmayabilir. 
Çünkü annesi babası kapıcı olan, alelade bir devlet okulunda, yabancı dil öğrenmeden okuyan sıradan bir kız ne kadar zeki olursa olsun uluslararası çapta eğitim veren bir üniversiteyi bursla kazanamaz. Bunu neden diyorum? Çünkü okulda her dilde eğitim verilmesi gibi bir kurgu vardı yanlış hatırlamıyorsam, bu mümkün değil. Sen bu kadar süper bir üniversiteye ancak seçilmiş, sayılı öğrenci alırsın, Türkiye'den gelecek öğrencinin de bir tek Türkçe bildiği varsayılırsa bu kız dershaneye bile gidemezken olağanüstü başarı gösterecek yabancı dili üç dört ayda nasıl öğrenip müfredata ayak uydursun? Dolayısıyla bir öykü beni içine alacak ve akşam yemeğini 3 saat geç yememe sebep olabilecekken diğeri %70 Mango indiriminin ne zaman başlayacağını düşündürtecektir.

EN İYİ YAZDIĞIMIZ ŞEYLER, TECRÜBELERİMİZDEN FİLİZLENİR..

Kısacası yaşamayan yazamaz. En iyi yazdığımız şeyler, en iyi bildiğimiz şeylerdir. Bu yüzden pek çok yazar (Hemşehrim Sait Faik başta gelir) yazabilmek için şehirde olay ve duygu avına çıkar, insanları gözlemler, insanlarla konuşur, tanımadıkları duyguları tanır, şehirleri, sokakları betimlemek için izler izler izler... 


Sabah okuduğum öyküdeki kadın Avrupa'da bir yürüyüşe çıkmış ve çok bilindik bir yapının önünde düşünmelere dalmıştı. Yazar, anlattığı şey karakterinin yalnızlık ve çelişkili anıları olmasına rağmen karakterin bulunduğu yerin neresi olduğunu vermeye o kadar odaklanmıştı ki bunu hisseder hissetmez karakterinin o yapının yanında ne halt ettiğini umursamadığımı, nerede olduğunu yerli yersiz kendine bu kadar tekrar eden bir karakterin muhtemelen üç kuruş parayı denkleştirip 5 gün 4 gecelik Avrupa turuna katıldığını, 5 günlük geziye çıkacak insanın da onca para verdikten sonra gezerken derdi tasayı kafaya takmayacağını düşündüğümü fark ettim. Yani yazardan koptum ve elimdeki donelerle öyküyü gerçeklik zeminine yerleştirmek için bilinçsiz bir çabaya girdim. Çünkü yazar o yapıyı ve şehri içselleştirmemiş, "bak benim karakterim nereleri geziyor" mesajını belli ki istemeden de olsa vermiş, belki de bilgi görgüsüzlüğü yapmıştı. Öyle ya da böyle ben ne yazarın ne de karakterin Avrupa'daki o yapıyı gördüğüne inanmadım.

ZAMAN VE MEKANI TASARLA, KARAKTERİNİ TANI, EN AYKIRI KURGUYU BİLE MANTIK ZEMİNİNE OTURT.

Tabi ki Arjantin'i yazmak için tası tarağı toplayıp Arjantin'e gitmemelisin. Fakat Arjantin diye bir ülke varsa ve sen o ülkeyi yazacaksan, ona dair her şeyi bilmelisin. Bilen insanlarla konuşmalı, belgeseller izlemeli, kitaplar okumalı, fotoğraflar incelemelisin. Bu bilgilerin hepsini hepi topu 2-3 sayfalık öyküne saçmayacaksın, biliyoruz. Amacın Arjantin'de meydana gelecek bir kurgunun hangi şartlar altında oluşabileceğini, değişkenlerinin ne olacağını bilerek öykü gidişatını ona göre yönlendirmek olmalı. Örneğin İstanbul'da bir milongayı anlatacaksan (tango gecesi) buranın lokal milongalarının zaman zaman 30-70 kişi arasında değiştiğini biliyor olman lazım. Tutup 1000 kişi dersen ve bir festival milongasını anlatmıyorsan tango bilen birine tuhaf ve sakil gelir. Hah mesela lokal milonga ve festival milongalası ayrımını da bilmelisin. Arjantin'de ise milongalar nasıl bilmiyorum mesela çünkü sürekli bir tango turisti akını var, değişkenleri nelerdir, hangi şehirlerde yoğun olur tahmin edemiyorum. Ha bunu yazmak mı istiyorum? Arjantin'e giden adamlarla konuşacağım, bir kaç belgesel izleyerek gözlem yapacağım. Örneğin geçenlerde bir öyküye rastladım, yazar dans eden çiftin figürlerini anlatmak için ayrıntıya girmeye cesaret etmiş. Pek güzel, pek hoş. Fakat o kadar derin ayrıntıya giriyorsan, amiyane tabirle o kadar büyük lokma yutmaya kalkıyorsan "ayak oyunları&ayak hareketleri" dışında başka terimlerin de olabileceğini hatta tangonun bir jargonu olup olmadığını da araştıracaksın. (Nitekim var) Bu jargon meselesi de önemli, okuyucuyu hem araştırmaya iten hem de öyküyü mis gibi sevdiren bir ayrıntı. Bir arkadaşım bir öyküsünde Lubunca'ya da yer vermişti ve tam 3 saat Lubuncayı araştırıp inanılmaz eğlenmeme sebep olmuştu. (Mesela ben bu yazıyı yazarken Lubunca yerine son derece sığ bir ifadeyle "Gay'lerin kullandığı dil" deseydim ve bunu bir yerlerde okusaydım yukarıdaki söylediğim hataya düşerdim. Gittim Lubunca yazdım)

Hiç olmayan yerleri yazmak ise daha büyük bir çalışma gerektiriyor. Buna en tatlı örnek Game of Thrones jeneriği olabilir. Esos ve Westeros haritasıyla başlıyor.



Karakterler yolculuk yaparken zaman mekan diyalogları da bu haritaya göre şekillendiği için sana gerçek geliyor, hikaye kendini sana inandırıyor. Hatta o kadar inanıyorsun ki youtube da dolanan onlarca teori videosundaki arkadaşların da dediği gibi 7. sezonda Jon ve ekibinin 1 gece ve gündüz aldığı yolu Gendry'nin akgezer saldırısından sonra sadece bir kaç saatte koşabilmesi ve teee Duvar'dan Dragonstone'a kadar kuzgunun mantıksız bir hızda gitmesi konusunda sinirlenir olabiliyorsun. Kısacası yazar öyküyü, kurguyu, karakterleri tüm fantastik etkenlere rağmen gerçek kılıyor.


YAZACAK BİR ŞEY BULAMAYAN BİR YAZARIN BİLE YAZABİLECEĞİ EN GERÇEK ŞEY YAZAMIYOR OLMAKTIR.

Yazacaksanız bildiğiniz yerden başlamanız bir okuyucu olarak beni mutlu eder. Sizin gerçeğinizi merak ettiğimden pek kıymetli vaktimi yazılarınıza ayırıp okuma yapmaktayım. Gerçekliğinden şüphe etmediğim öyküde anlatılan sokakta kendi kendine yuvarlanan bir top dahi olsa keyifle okuyacağımdan eminim. Kaldı ki yazacak gerçek bir şey bulamayan bir yazarın bile yazabileceği en gerçek şey "yazamıyor ve yaşayamıyor" olmaktır.  Zira ancak ve ancak bildiğiniz şeyi yazmak, yazdığınıza inanmanızı öyle bir sağlar ki J.R.R. Tolkien'e yaptığı gibi olmayan bir Orta Dünyanın haritasını çizdirir, Elfçe gibi olmayan diller ve gramer yapıları uydurtur, Legolas gibi fantastik kahramanlara sizi aşık edip posterlerini duvarınıza astırır. (Evet bunu yaptım ✌)

Size amatör diyebilirler. Ben gerçek duyguların amatör olamayacak kadar etkileyici olduğunu düşünen harika bir okurum. Öykülerinizin her birini de çok merak ediyorum. Yazacak gerçek bir şeyleriniz varsa mutlaka yazın, paylaşın, okuyalım.

Bu öykünün edebi usulünü, duygusunu ve gerçekliğini de çok sevdim. Tanışmıyoruz ama eline sağlık Neslihan Karaalioğlu Alpagut .

11 Ekim 2017 Çarşamba

Kız Çocuğu Olmaya Dair Bilinen Fakat Söylenmeyenler Üzerine Aşırı Samimi Bir Değerlendirme.


Bugün Dünya Kız Çocukları günü. UNICEF raporlarında geçen rakamlara biraz değinmek istedim ama öyle korkunç sonuçlara ulaşmışlar ki bu konuya burada değinmem yazı içeriğini çok başka bir noktaya taşıyacaktı. Örneğin 2017 verilerine göre ülkemizde her gün 150 kız çocuğunun öldüğü gerçeğine dair objektif ve subjektif kanaatlerimi yazmaya kalksam sanırım 40 sayfalık bir manifesto çıkarabilirim... Oysa ben başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. 

BİR ERKEK, ERKEK OLARAK DOĞAR VE ERKEK OLARAK BÜYÜR. OYSA BİR KIZ, ÖNCE GENÇ KIZ OLUR SONRA KADIN.

25 yıl önce bir kız bebek olarak doğdum. 25 yıl boyunca da sırasıyla önce kız çocuğu sonra da genç kız oldum. Çevremdeki çoğu insan için hatta Türkiye'nin %80'i için, hala genç kızım. 25 yaşına gelmeme rağmen hala bir kadın değilim zira henüz evlenmedim. İşin tuhafı ilk kez 23 yaşında bir arkadaşım benim için "Çok eğlenceli bir kadınsın" dediğinde beş dakika kadar kendimle baş başa kalarak kendimi değerlendirme gereği duydum. Birinin bana "kadın" demesi tuhaf gelmişti. Bu fikri o kadar içselleştirmişim ki, "bayan değil kadın de!" kampanyasına dair her yerde ziv ziv ötmüş olmama rağmen kendi açımdan hiç düşünmemişim. 

Geçtiğimiz hafta yaklaşık 46-50 yaş aralığında avukat bir hanımla sohbet etme fırsatım oldu. Kendi başına yaşayan, evlenmemiş, her ay yurt dışına seyahat eden, başarılı, hukukçu aileden gelen ve son derece açık fikirli biri olmasına rağmen kendisi için "ben o kadar dalgın bir kız değilim, ne oldu bana" gibi bir cümle kurdu. Kınamadım, zira aynı şey başıma geldi. 

Geçmiş olsun.

Etiketlerimiz içimize işlemiş. Tıpkı dilimize işlediği gibi.

KIZ ÇOCUKLARI REGL OLDUKLARINI SÖYLEYEMEZLER.

Bir kız çocuğu ortalama 11-15 yaşları arasında regl olmaya başlar. Annesi ile bu hususu konuştuktan sonra da çantasına on tane poşete ayrı ayrı sarılmış pedleri, diline de regl olmak veya adet görmek dışında onlarca kelimeyi yerleştirir. Dehşet bir karın ağrısıyla okula gider ama arkadaşlarına bunu hissettirmemeye çalışır. Hatta beden derslerinde sınıfta tek başına oturmamak için o ağrıyla derse falan katılmaya kalkar. Daha önce size regl ağrısını tarif eden oldu mu? Deneyeyim, aynı anda kasıklarınızda araba çarpmış gibi bir ağrının peyda olduğunu, bu ağrının belinize vurduğunu ve bazen de midenizin bulandığını düşünün. Ayaklarını kaynar suya sokmadan ağrısı geçmeyeni de tanıyorum, baygınlık geçireni de.

Ortaokulda bir Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini hiç unutmuyorum. Notlarını 90'ın üzerinde tutma hassasiyeti olan bir öğrenci olduğumdan benim için her ders Matematik kadar kıymetliydi. Din Öğretmenimiz beni çok severdi ve çok nazik bir adamdı. Hepimize ince davranır ve çalışkanlığı da ödüllendirirdi. Bir gün Ayet-ül Kürsi'yi ezberleyenlere sınavda kafadan 15 puan vereceğini söyledi. Benim için sorun yoktu çünkü zaten biliyordum. Hatta sınıfta bunu ezbere bilen bir kaç çocuktan biriydim. Ertesi hafta oldu ve hoca sınıfta sureyi ezbere okuyacakların tahtaya çıkmasını söyledi. Ben çıkmadım ve sureyi okuyamadım. Çünkü regl olmuştum ve bunu öğretmenime söylemeye de utandığım için bilgimi kalbime gömdüm.

2012 yılında Amerika'ya çalışmaya gittiğimde bir gün korkunç bir regl sancısı ile uyandım ve yataktan çıkamadım. O gün de işe gidemedim. Müdürüme arkadaşımla "regl olduğum" haberini yolladım ve ertesi gün müdür iyi olup olmadığımı sordu, beni kasaya aldı hatta o gün çok zorlamadı. Aynı şeyi bugün şuan çalıştığım ofiste yapmaya cesaret edebileceğimi sanmıyorum. Muhtemelen mide ağrım var falan derim.

Daha önce hiç duydunuz mu bilmem ama regl olunca genelde "vişnem geldi, hastalandım, kirlendim, yasaklandım" tabirleri kullanılır. Kısacası erkek çocuklarının çevrelerine penislerini göstermelerini eğlence malzemesi haline getiren anlayışımız kız çocuklarına ayda bir kez yaşadıkları ve ellerinde olmayan sancılı kanama için "pis, hasta, yasaklı ve kirli" yakıştırması yapmasını uygun bulmuş.

ÜLKEMİZDE KADIN DAYANIŞMASI ÇOK ZAYIFTIR. 

Her ne kadar kadın dayanışmasını teşvik efen pek çok vakıf, dernek, örgüt, faaliyet olsa da, sosyolojik düzlemde ülkemizde kadın dayanışması çok zayıftır hatta yer yer yoktur. 

Gerek okul hayatında, gerek iş hayatında, gerekse sosyal hayatta, doğrudan ya da dolaylı önüme pek çok taş çıktı. Bunların kimisi kaya gibiydi, altlarında ezilmediğim için şanslı bile sayılırım.

Yaşadığım sıkıntıların %70'i kadınlar yüzündendi desem ne düşünürsünüz? 

İlkokul öğretmenim bir kadın olmasına rağmen kendisi tarafından onlarca kez ketlendiğimi ve sistematik olarak sindirildiğimi söylesem? İş hayatında hele kadın meslektaşlarıma içgüdüsel bir temkin ve ihtiyatla yaklaşma gereği duyduğumu itiraf etsem? Erkeklerle olan dostluk bağlarımın kadınlara kıyasla daha çabuk bir güvenle kurabileceğimi iddia etsem?

Tuhaf haber geliyor, yalnız değilim, daha fenalarını yaşayan bir sürü kadın tanıyorum. Buradan da anlayacağımız üzere kadınlar arasındaki husumet tam anlamıyla bir bayrak yarışına dayalı. Babası tarafından istemediği bir adamla sırf parası için zorla evlendirilmiş bir iş kadınını yanındaki üst düzey çalışanına "senin üzerindeki bluzu yer bezi bile yapmam" diyerek aşağılamasını, aynı kadının benimle yaptığı ilk görüşmede son derece değer verdiğim bir üstad hakkında "aptal herifin teki"  cümlesini kullanmasını açıklayacak gerekçe bulamadığım gibi, kocasından gençliğinde dayak yediği için kahrolan eski komşumuzun oğlunu, karısını dövmesi için kışkırtmasına da kafam basmıyor.

Evet geçmişte ve günümüzde pek çok erkek, kadın arkadaşları, çalışanları ve sevgililerine korkunç şeyler yapıyor fakat gerçek bir kadın dayanışmasının pek çok kadın sorununun önüne geçebileceğine inanıyorum zira bu herifleri de yetiştiren gene biz kadınlar olacak...

EBEVEYNLER KIZLARINI ÖVMEK İÇİN ERKEĞE BENZETİRLER.

Size böyle hissettirildi mi hiç küçük bir kız çocuğuyken? Kız çocukları başarılı olduklarında, kendilerini müdafaa ettiklerinde, haklarını yedirmediklerinde (genelde babaları olmak üzere) çevreleri tarafından erkeklere-benzetilmek-yahut-kıyas-edilmek-suretiyle-takdir-edilirler.

- Seni bir alay adamın içine yollasam gözüm arkada kalmaz. (Güveniyorum demeye çalışıyor)
- Erkek gibi kız valla, tuttuğunu koparıyor. (Azimli demeye çalışıyor)
- On tane erkeğe bedelsin. (Güçlü kuvvetlisin demeye çalışıyor)
- Sen doğmadan erkek olursun diye beklemiştim ama iyi ki kız olmuşsun. (Kıymetlisin demeye çalışıyor)

Buna rağmen erkek çocukları da aşağılanmak için kadınlara-benzetilmek-yahut-kıyas-edilmek-suretiyle-aşağılanırlar.

- Kız gibi ağlayıp durma.
- Karı gibi konuşup durma.
- Sözünden dönen etek giysin.
- Erkek sözü ver!

Bu çoğaltılabilir. Bunları çevremden çokça duyduğumu söyleyebilirim. O sebeple son bir kaç senede duyduğum en iyi kadın farkındalığı mottosudur "NE YAPARSAN KIZ GİBİ YAP". Keşke de oğlan çocukları kız gibi iş yapsalar. Kız çocukları daha detaycı.


Bugün Dünya Kız Çocukları Günü. Böyle günler farkındalık yaratmak için çok lüzumlu. Sevgili ebeveynler lütfen çocuklarınızı güzel eğitin. Zira her şeyin başı eğitim.

Son olarak sevgili babalar,

Bir kız çocuğu anne kadar babaya da ihtiyaç duyar. Zannettiğiniz gibi "Daha çok anneye..." ihtiyaç duymaz.

Kızlarınızla gurur duyun. Hayatlarında birilerini gururlandırma deneyimi kazanayım diye saçma salak adamların elinde maskara olmalarını engellemek için elleri kalem tuttuğu, dilleri bıcır bıcır konuştuğu, gözleri ışıl ışıl baktığı için çocuklarınızla gurur duyun.

Not: Ne kadar yaşlı bir kadın olursam olayım, içimdeki kız çocuğu ile yaşamayı çok seviyorum. İyi ki var <3











28 Eylül 2017 Perşembe

Dilek Kilitleri

Burası Metris Cezaevi kapısı. 

Burada benim bir müvekkilim yatıyor. 



Yaşı 28. Babasının yanında sabah 8 akşam 8 tesisatçılık yapıyor. Sabıkası yok. Bir gece içmiş içmiş, kendini kaybetmiş, sonra kaza yapmış. Sonrası burası...

Onu istediği saatte görebilme lüksü beni her arayışında ciğeri kopa kopa ağlayan annesinin değil. Hiç tanımadığı, bir kez bile çay içmişliği olmayan avukatı, ben.


Onu görebilmek için 3 kez x-rayden geçtim. Üzerine kilitlenen o kadar çok kapı vardı ki... Oysa ben oturduğum odada pencereleri açmadan duramam.  Bir de üzerime onca kapı kilitlenecek ha?


Bana dedi ki, "Bir hata ettim, afedersin eşeklik ettim, içtim. İş çıkışıydı, cumaydı... Ama başıma bunların geleceğini hiç, ama hiç düşünmedim." Konuşurken sesini alçaltıyor, oturduğu tahta sırada huzursuzca kıpırdanıyor. Ona bakarken karşımda çocuk gördüğüm izlenimine kapılıyorum, çocuk kadar çaresiz. Çaresizliği işlediği yahut işlediği varsayılan suç değil. Çaresizliği insanlığından geliyor. Çünkü 28 senedir alıştığı her şey şimdi ona uzak. 


Suçu ne, gerçekten suçlu mu, masum mu bunun bir önemi yok. Çünkü canavarca ve canice hislerle işlediği işkence, tecavüz, istismar, tehdit gibi suçlardan yargılanmıyor. O sadece cuma akşamı iş çıkışı biraz "serserilik" yapmak istedi. Belki arkadaşlarına özendi, belki sevgilisiyle atıştı... 


Müvekkilim 3 aydır burada.


Planları içerisinde bunları yaşamak ve burada olmak yoktu.

Tek bildiğim, her şey bir tek anda oldu ve o kendini burada buldu.


Bugün onun başına gelen yarın herhangi birimizin başına gelebilir ve ailelerimiz bizi haftanın sadece 1 günü sınırlı vakitte görmeye gelip, temiz çamaşır verip, dualarla bu tellere kilit asabilir.


Evet kardeşlerim, bu kilitlerden biri bir gün bizler içinde buralara asılabilir. 


Bu sebeple diyorum ki, beşer şaşar. İnsanoğlu, bir anda bir tek hatayla nice ocaklar yakar. Önemli olan işlediği suçun bilincine varıp vicdanı ile baş başa kaldığında "iyi olanı" seçmektir çünkü Dumbledore'un da dediği gibi, "Bizim kim olduğumuzu belirleyen, tercihlerimizdir." 


Emrah Serbes bugün bu itiraf mektubu ile kazanın sorumluluğunu üstlenmiş. Başka bir insanın kendi suçunu üstlenmesine ses çıkarmayarak, suçu üstlenen kişinin ailesine çuvalla para dökerek hayatına devam edebilir ve Behzat Ç.'den yeni yeni paralar kırabilirdi. Belki de niyetliydi? Ama o bununla başa çıkamayacağını anladı ve itiraf etti.


Emrah Serbes bir suçun faili olabilir.


Ama o, bu telafisiz hatasına rağmen iyi bir insan olmayı tercih etti.

Umarım dünya üzerinde ne kadar çok masumun canını yakmış insan varsa bu vicdandan biraz ona da bulaşır. Zira insanlık olarak varmamız gereken tek durak gene "insanlık".

7 Ocak 2017 Cumartesi

Sen uçuşu hatırla...

İstisnasız herkes katil olabilir. 
Dalları meyve dolu bir ağacı kesebilir herkes.
Küçük kızın her gün elleriyle beslediği kediyi bir tekmeyle fırlatabilir ve o kızı ağlatabilirsiniz.
Çocuğuna elindeki üç kuruş parayla döner almaya gelmiş yoksul kadını kovalayabilirsiniz bir alay insanın içinde.
Yerleri yeni süpürmüş çöpçü amcanın gözüne baka baka elinizdeki izmariti yere fırlatabilirsiniz.

Kötülük yapmak basittir vesselam, vicdanını öldüren insanda öldürür, evlatta...
Umudu öldürmek bile zorken umuda bile kıyar vicdanına kıymış adam.
Bir cümleyle kıyar umuda,
Belki bir fiskeyle
Belki de bir kurşunla...

İstisnasız herkes katil olabilir ama herkes sanatçı olamaz anlıyor musun? Olamaz.
Sanat dediğin ölüyü diriltir, umudu yeşertir, yüzlerce yıl sonrasına ulaşır, akılda ve yürekte kalır çünkü kardeşim,
Sanatçı O'na inanmasa bile Tanrı tarafından kutsanmış, nurlanmış, önemsenmiştir.

Katliamcılar bu yüzden ilk önce sanata saldırır. Vicdanı ölmüş garabetler bu yüzden ilk sanatı susturur. Çünkü gerçek din de gerçek inanç da gerçek umut da Tanrıya ulaşmanın en doğru yolu da O'nun yarattığı ve vesile olduğu her şeyi hayranlıkla duymaktan, izlemekten, dokunmaktan, söylemekten geçer.

İstisnasız herkes katil olabilir ama pek az kimse sanatçı olabilir.
Çünkü Yaratan katillerin değil, sanatçıların yüreklerinde yücelir.




31 Aralık 2016 Cumartesi

Hoşçakal

Geçen sene, tam da bugün, bu satırları yazdığım noktada hayatımın hiç bir döneminde olmadığı kadar umutsuz gözlerle bu ekrana bakıyordum. Ve hayatımda ilk kez bir yılbaşına uyuyarak girmiştim. 
Şimdi, tam da şuan, bu satırları yazdığım noktada hayatımın hiç bir döneminde olmadığı kadar umut dolu gözlerle dünyaya bakıyorum. Ve hayatımda ilk kez bir yılbaşına hayatımla bu kadar barışık giriyorum. 

2016 kötü bir seneydi çünkü değişmek sancılı bir süreçti.
2016  sancılı bir süreçti çünkü ölümle edilen vedalara sadık kalmanın yükü sırtlanması çok zor bir tecrübeydi.
2016 yaş aldıran değil, yaşlandıran bir tecrübeydi çünkü tecrübe dediğin ateşte pişmek, bıçakla kesilmek, soğukta donmak demekti.
Sizi bilemem ama beni çok güçlü kılan bir sene oldu 2016. Yalnızca 365 günde yılların olgunluğunu kazandırdı. 

Hamdım, piştim, oldum.
Hoşçakal 2016. Seni hep hatırlayacağım.