10 Temmuz 2018 Salı

Ali'ye Mektup

Aliciğim merhaba.

Umarım her neredeysen mutlusundur, huzurlusundur. Bizi görüp göremediğin konusunda pek emin değilim. Hoş görebiliyor olmamanı da dilerim zira buralar pek bıraktığın gibi değil. Sen öldüğün zaman en azından patates soğan alıp rahat rahat yemek yapabiliyordu üniversiteli kardeşlerimiz. Patatesin 6.79'dan satıldığını görmek eminim seni de sinirlendirirdi. Oysa ki yeterince sebebe sahipsin sinirlenmek için bu ülkeye, bu düzene, bu şerre...

Gittiğin günden sonra birsürü aile bebeklerine senin ismini verdi. Artık bir sürü Ali İsmail nefes alıyor dünyada. Bir o kadar can da nefes alamıyor artık. Yok bizleri kast etmiyorum, televizyonları her açtığımızda nefes daralması olsun, yeni çıkan KHKları okuyunca kısa süreli beyin felçleri olsun yaşamıyor değiliz de, gerçekten hiç nefes alamayanları kast ettim. Sana yaşatılan vahşeti çocuk çocuk, hayvan insan ayırmadan yapmaya devam ettiler. Her seferinde "bu sefer önlem alınsın, yasal düzenlemeler getirilsin, kolluk güçleri ve adli personel işini iyi yapsın" dedik ama dinletemedik ki kimseye... Biz de işte hala uğraşıyoruz, dinlesinler bizi diye. Ne yapalım? Umut fakirin ekmeğiymiş. Hoş patates bile 6.79ken umut fakiri de kaldık elhamdülillah. 

Sen çok cesur bir adamsın. Umarım senin cesaretin ve bir çiçeği koklarken fotoğraf çekilecek kadar güzel yüreğin hepimize örnek olur. Ben sık sık cesaretimi yitiriyorum. Oysa ki ne kadar az ve güzel şeyler istiyorum biliyor musun? Çocuklar ölmesin istiyorum, çocukların en büyük derdi akşam yemeği için parktan ayrılmak zorunda bırakılmaları olsun istiyorum, analar babalar çocuklarını kıt kanaat olsa da mutlu büyütsünler istiyorum... 
 
ali ismail ile ilgili görsel sonucu

Çok cesur değilim Ali. Eskisi kadar u/mutlu da değilim sanırım. Ama inanıyorum. İyiliğe ve güzelliğe inanıyorum. Çünkü Dünya iyilik ve güzellik üzerine dönüyor olmasa, mutlaka dururdu. Dünya hala döndüğüne göre iyilik, güzellik ve kardeşlik hala var...

Hoşçakal Aliciğim.
Allah'ın rahmeti üzerine nur olsun yağsın güzel kardeşim.



9 Nisan 2018 Pazartesi

Sevme'nin de Canı Var

Bizi tanımayan insanlara gösterdiğimiz nezaket ve özenin belki de yarısını bizi çok seven insanlara göstermiyoruz. Bu malesef çok acıklı bir durum. 

Düşünsenize, yolda yanlışlıkla çarptığımız insana bile koca Beşiktaş Çarşısı yaya trafiğini durdurmak pahasına dönüp "Pardon, kusura bakmayın" diye pişmanlık gösterisi sergileyebiliyoruz fakat stresli geçen bir günün ardından bizi bekleyen eşimiz, annemiz, sevgilimiz, çocuğumuz ya da arkadaşımıza "NÖ ÖSTÖMÖ GÖLÖYOSON BÖ" diye böğürebiliyoruz. Ya da ofiste grip olan oda arkadaşımıza "jnm çay koyujam, sana da nane limon yapiym mie?" diyebilirken evde öksürük krizinden ciğeri sökülen yakınımıza "cereyanda kalmışın sen yia" deyip Survivor izlemeye devam edebiliyoruz.

Sevdiğimiz insanları incitmek, dans etmekten en çok zevk aldığımız insanların ayağına bile bile topuk çakıp en sevdiğimiz tandada bizimle aynı şarkıyı duyamayacak kişilere mahkum kalmak gibidir. Sevmek bu kadar basittir ve aslında bu kadar komplikedir. Aslında gerçekten sevmek "canı" olan bir eylemdir.

Size Hugo Diaz çalarken barda iyi oturmalar dilerim. Zira aynı şarkıyı duyup tatlı bir harmoni içinde dansedemediğiniz kişiler muhtemelen bir süre sonra süs yapayım derken bir tarafınızı incitecek ve oturmak zorunda kalacaksınızdır.

6 Nisan 2018 Cuma

Yüz Yıllardır Oradaymışım Gibi

Tek başıma yürüyordum. Havanın soğuk olduğunu söylenemezdi fakat en azından nefesimin buharını görebileceğim kadar serindi ve geceydi. Taşları yamru yumru olmuş boylu boyunca Arnavut kaldırımı bezeli Çırağan Caddesinde yürürken bir kupa sıcak çikolata içmişim gibi sıcaktı içim. 

Sanırım sıcaklık içten gelen birşey. İçin üşüyorsa Ağustos ayında Ekvator'da olsan da üşürsün. İçi üşüyen insanı değil esinti, bir çiçeğin boyun büküşü bile titretir.

Festivalin son milongası yapılacağı için (ve tabi biletim olduğundan) her adım atışımda zonklayan tabanlarıma rağmen gitmem gerektiğini düşündüm. Çünkü gidebiliyordum. İnsanın istediği zaman istediği yerlere gidebiliyor olması çok güzel bir ayrıcalık. Fazla birşeye gerek yok, istersin, çantanı alır, gidersin. Bu son derece basit aynı zamanda son derece zor birşeydir. Ve tabi ki şahane birşeydir. Bunu fark ettiğim (başardığım anlarda da diyebiliriz) kendimle son derece çocuksu, tatlı bir sırrı paylaşıyor gibi hissederim ve içimden gülümser, işaret parmağımı dudaklarıma götürerek kendime "şşşt!" derim; "sessiz ol, özgürlüğün sesini duymasınlar!"...

Evvelce de gitmiştim oraya. Bana gerçekten ne hissettirdiğini nasıl anlatsam bilemiyorum. Fakat bunu anlatmam önemli. İstanbul'da çok güzel yapılar var, kabul. Yine de Çırağan Sarayı, Boğaz'ın kenarında kara, sık kirpiklerini titreterek beyaz geredanındaki incilere dokunan gece kokulu, çok güzel bir kadın gibi, çok güzel, çok güzel, çok güzel... Tüm dünyanın methiyeler düzdüğü İstanbul Boğazı'nın kenarında, bizzat Boğaz tarafından boğulduğu iltifatları bu kadar alçakgönüllülükle kabul eden, sevdiği tüm şeyler Boğaz'ın karşı yakasında kalmış gibi... Çırağan bana çok hüzünlü ve hüznüyle güzel gelir.

Sanırım bu yüzden incilerimi takıp gittim, Çırağan'a göz kırpmak için. Bir çeşit kız dayanışması da denebilir.

Bir haftadır Tango Festivali'ni konuk sanatçıları, dörtbir ülkeden gelen dansçıları, herkese kendini bir masalın parçasıymış ve çok özelmiş (ki insan özel hissedene kadar aslında gerçekten ne kadar özel olduğunu asla anlayamaz) gibi hissettiren atmosferiyle yaşadık. Bu sene TanGoTo İstanbul yine çok güzel geçti.  Yalnızca dedim ya, böyle zamanlarda  üzerinden bisikletle deli dolu geçtiğim yollarcasına yaşayıp bitirdiğim eski güzel anlarımı hatırlamak gibi huylarım var. 2014 yılında gittiğim ilk Çırağan Milongası'nı (gerçekten) hiç unutmayacağım. 2015 yılında Wolkswagen Arena'daki milongayı ölülerin bile duyduğuna eminim. 

Hepsi bir yana, herşey bir yana, tüm bu güzel anlar Çırağan Balo salonunun pistinde ronda yönünde akıyor, sizler durmaksızın giro yapıyor, sacada alıyor, gancho atıyorken ben en arkadan elimi çeneme dayamış sizlere bakıyor, 2014 yılında olduğum, 2015, 2016, 2017 ve 2018 yıllarında olduğum hatta (eminim ki) 2019 yılında olacağım noktada düşünüyordum. Ronda akmaya devam edecek, yıllar geçecek, belki bu saray bile yerinde olmayacak fakat ben zaman skalasında (belki de yüzyıllar öncesi bile) hep varmışım ve hep olacakmışım, oradan herkese, öylece bakacakmışım gibi geliyordu. 

Çünkü biliyorum ki, ceplerime anılarım dışında hiçbirşeyi koyamayacağım. Sesler, gözler, dokunuşlar, susuşlar ve gülüşler dışında içimdeki soğuğu ısıtacak hiçbirşey bulamayabilirim. Bunu gerçekten idrak ettiğim vakit geçtiğimiz iki sene boyunca yaşanan terör yüzünden kocaman festivallerin yapılamama ihtimalini tartışmak bir yana zaman zaman evlerimizden çıkmaya bile çekinir olduğumuz günlerdi.

Audrey Hepburn 2. Dünya Savaşı sırasında annesi ile İngiltere'den Polonya'ya kaçtığı zaman yokluk ve açlık ile sınandıkları fakir kasabada insanları neşelendirebilmek için arkadaşları ile geceleri bale gösterileri düzenlermiş. Savaş sebebiyle aylarca aç kaldıkları günlerde yaşadığı sağlık sorunları sebebiyle kaslarında problemler meydana gelene kadar da gerçekten çok iyi bir balerinmiş.Farkına varalım, 20. yy tüm Dünya için terör, savaş, darbeler ve doğal afetler yüzünden sosyal hayatın durduğu, sanatın engellendiği, insanların özgürlüklerinin yok sayıldığı bir yüz yıl oldu. 21. yy için çok da süper bir başlangıç yaptığımızı söyleyemeyeceğim malesef... Velhasıl kelam ne zaman dört bir yanımı tatlı dakikalar sarsa, herşeyi bir gün kaybedebileceğim hissinden kurtaramıyorum kendimi.

Hepiniz çok güzeldiniz Çırağan pistinde. O sahneyi zihnimde ölümsüzleştirdim ve gideceğim heryere götürmek üzere cebime attım. İçim o kadar sıcacıktı ki, belki birazcık ağlamış bile olabilirim.

Teşekkürler İstanbul Tango ve güzel ekibi.

Nice 10 yıllara.

4 Şubat 2018 Pazar

Kendini Gerçekleştirebildiğini Düşünüyor musun?

Bu bence dünyanın en zor şeyi. İçinde yaşadığımız sistem bizi bir koli içerisinde dizilmiş aynı en, boy, tat ve ambalaja sahip topkekler gibi olmaya zorluyor çünkü. Olmamayı tercih ettiğimizde ya barınacak koli bulamıyoruz, ya defolu diye atılıyoruz, ya da standart olanlardan biriyle değiştiriliyoruz. 

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME ile ilgili görsel sonucu
Farklıysak, sistem dışına iteleniyoruz. 

Çünkü korkuluyoruz. İnsanlar (kötü bile olsa) alıştıkları şeylere karşı, farklı şeylere olanla kıyasla daha çok güven ve kabul hissi taşırlar. 

Bu yüzden kendini gerçekleştiren insanlar, kendini gerçekleştirme yolunda yürürken ya şehit oluyor ya da gazi. Dalından kopan armut gibi pırıl pırıl kendini gerçekleştirmiş insan tanımıyorum. Hepsinde ezik, çizik, eksiklik var ve bir kısmı direkt meyve suyu olarak yolculuğuna devam ediyor. Sanırım sistemin sana dayattığı eski seni kaybetmeden gerçek seni kazanamamak, "tamam olmanın" doğasında var.

Kendini gerçekleştirmiş insanlara baktığımdaysa, kapkara gecede bütün ihtişamıyla parıldayan kocaman bir yıldıza bakmış gibi oluyorum. Aşırı, multi, turbo, süper insan gibi bir şey oluyorlar. Kendilerini kabul etmiş, çevrelerini kabul etmiş, çevrelerini sevmiş ama artık kendilerini de sevmiş insanlar bu insanlar. Oldukları kişiyi, çıplaklıklarını yahut ambalajlarını kendileri seçmiş insanlar. 

DİFFERENCES ile ilgili görsel sonucuAslında özümüzde hepimiz bambaşkayız. Kendisini tamamlamış kişiler bu yüzden "farklı" olup sivriliyorlar toplumda. Ambalajı sırtından çıkaran her topkek kutunun içinde dikkat çekiyor...

Başarılı insanlara bir bakın.

Sevdikleri için bile kendileri olmaktan taviz vermemiş insanlar onlar. Zaten birini kendiniz için taviz vermesini dileyerek severseniz o kişiyi değil, kutudaki topkeklerden birini ve şartlı olarak sevmiş oluyorsunuz.

Yıllar yıllar önce lisedeyken "başarı öyküsü anlatıcısı bir bey" geldiydi konuşmaya. Söz alıp sormuştum, "Hayalini kurduğunuz her şeyi başardığınızı söylüyorsunuz, bu doğuştan gelen bir takım özelliklerle alakalı mı yoksa hepimizin içinde olan bir potansiyel mi sizce?" dedim. Bana "kısmen doğuştan" dedi, "İnsanın kendini tam olarak geçekleştirebilmesi için piç olarak doğması lazım, aksi çok mümkün değil."

Altı okyanuslarca derin bir açıklamaydı bu. Öğlenden sonraki hiçbir dersi dinleyememiştim.

Gidip çay suyu koyayım bari...

Pazartesi kalp ben.

1 Şubat 2018 Perşembe

Ayrılığa Dair Bir Otopsi

Ayrılıklardan hiç hoşlanmam.

Bir evden ayrılmaktan, bir işten ayrılmaktan, bir insandan ayrılmaktan, bir duygu halinden ayrılmaktan, bir eşyadan ayrılmaktan hiç hoşlanmam. Oysa 
taşınmak ile ilgili görsel sonucuki bir cümle evvel sıraladığım her durum aynı zamanda yeni bir eve taşınmak, yeni bir işe başlamak, yeni bir ilişkiye başlamak, yeni duygu hallerini deneyimlemek, yeni eşyalar edinmek anlamlarına da geliyor. Yeni şeyleri de seviyorum. Fakat vedalaşmayla ilgili problemlerim var, bu durumdan hiç hoşlanmıyorum.

Buna rağmen hayat beni öyle bir noktaya getirdi ki, meslekte ve İstanbul'da bu kadar yeni var olmaya çalışırken inisiyatifim dışında onlarca kişi beni "boşanma avukatı" olarak tanımaya, bunun için aramaya başladı. Numaramı vermediğim insanlar bir şekilde ulaşıp soru sormaya, akıl almaya, davaları ve psikolojileri için direkt görüşmeye çalışır oldu. Ne güzel idare ve ceza davalarına bakıyordum oysa... Ben de bu kadar kısa bir süre içinde, farkına varamadan "boşanma avukatı" oluverdim. İnsan en çok neyi yapıyorsa o işi ediniyor. Zamanımızı neye harcıyorsak, ne ekiyorsak onu biçiyoruz işte...

divorce ile ilgili görsel sonucuSatürn'ün minnoş bir terbiye yöntemi olabilir bu, neticede kendileri 4. evimde çiköfte partileri yapıyor. (Anlaşılmaz geliyor olabilir ama bunun çok mantıklı bir açıklaması var. Gerçekten!) Çevremde bu kadar çok ayrılık varken, benim yıllarca bu duyguyu fobi gibi yaşamam oldukça tuhaf geliyor çünkü. Geçenlerde nafaka artırım ve velayet davası için gelen bir müvekkilim "boşanma davamızı başka bir avukat üstlenmişti, sağ olsun o da çok emek vermişti. Ama siz davalar hakkında konuşurken sanki ayrılık stratejisi yapıyorsunuz. Sizinle konuşunca içim rahatlıyorum, sanki ben değil siz çocuğun velayetini talep ediyormuşsunuz gibi geliyor." dedi.

divorce ile ilgili görsel sonucuİşimi iyi yapmak beni mutlu ediyor tabi ki. Boşanma ve velayet davaları için çoğu avukat "orada hukuk işi yapılmıyor sanki tiyatro yapılıyor gibi rerörö" diyor, buna çok kez şahit oldum fakat öyle değil. Çocuğu sırf karşı taraftan intikam almak için isteyen sorumsuz olduğunu gördüğüm müvekkili "onu da talep edek, bunu da talep edek, onları sürüm sürüm süründürek" diyerek gazlamak yerine bir kahve eşliğinde boşanma, velayet, nafaka talebini hayat hikayelerini dinleyerek, sohbet ederek anlayıp vicdanı ile baş başa bırakmak çok daha güzel kararlar aldırıyor. Çünkü ana ve baba hayatlarına bir şekilde devam ediyor ama çocuklar hiç belli etmeseler de iç dünyaları paramparça oluyor ve bu parçalanmış dünyalarını kendi elleriyle kimselere belli etmeden onarmaya çalışıyorlar. Sonra büyüdüklerinde yok terk edilme şeması, yok ilişki bağımlılığı, yok depresyonlar bilmem ne... Uğraş dur.

Yıllar önce adı Melisa olan bir arkadaşım vardı. Biz o zaman 9 yaşındaydık ve Melisa'nın anne babası boşanmıştı, babasında kalıyordu, velayeti ondaydı. Neden diye sorduğumda "babamın kasasında boşanma dosyası varmış, 18 yaşına gelince okuyabilirmişim, ondan önce okumama izin vermiyorlar. Çok üzülüp derslerime çalışamazmışım yoksa" dedi. Bunu yıllarca unutmadım ve o dosyada neler yazdığını hala merak ediyorum. Pek tatlı şeyler olmadığından eminim. İtiraf etmek gerekirse bazen dilekçe yazarken sanki yıllar sonra bu dilekçeyi okuyacak bir Melisa varmış gibi tarafları ve en çok da müşterek çocukları düşünüyorum.

divorce kid paint ile ilgili görsel sonucu

Bu yüzden de elinde hiçbir delil, müvekkilinden bu yönde hiç bir talep olmadan sırf hakimi etkileyeyim diye delilsiz desteksiz anaya babaya iftira ederek dilekçe yazan meslektaşlarıma çok kızıyorum. 

Evet ayrılıklardan hiç hoşlanmıyorum fakat en iyi yaptığım şeylerden biri insanlara eşlerinden ve çocuklarından nasıl, ne zaman, neden ayrılabileceklerine dair ahkam kesmek.

Lanetim nimetim olmuş haberim yok...


25 Ocak 2018 Perşembe

Haklarınız İhtiyaçlarınızı Karşılıyor mu?


     İlkokul 2. sınıfta bize insanların ilk önce barınma, giyinme ve yeme ihtiyaçlarının temel ihtiyaçları olduğunu öğrettiler. Yıl 1999-2000 civarıydı. İnsanların temel ihtiyaçlarını bu şekilde öğrendiğimiz son dönemler bu dönemler oldu zaten. Sonrasında teknoloji ve (elbetteki devamında sosyal medya) hayatımıza sızmak suretiyle baş köşeye oturdu ve 2011 yılında hukuk 2. sınıfta öğrendiğim 2. kuşak İnsan Hakları kendini göstermeye başladı. 

robin hood ile ilgili görsel sonucu   Hukuki dille zırvalamayacağım. Demek istiyorum ki bir şey sizin temel ihtiyacınız olabilir ama bu ihtiyacı karşılayabilecek durumunuz yoksa ve hele de toplumun geneli bu durumdaysa, istediği kadar uluslararası sözleşmelerde, anayasada falan "hakkınız korunsun", kimse size o ihtiyacınızı karşılamanızda kolaylık sağlamaz. Çünkü toplumlara ilk önce sözleşmeler gelir, sonra kanunlar, sonra uygulamalar ve yaptırımlar. Toplumda bir olgunun sosyolojik işlev kazanması o olgunun topluma asıl girişinden yıllar yıllar sonra olur. Buna yardımcı olan biricik meslek de yazılı kuralları sizin hayatınıza uygulayıp hakkınızı aramanızı sağlayan avukatlıktır. Avukatlar bu sebeple sosyolojinin masal kahramanları gibidir. Kimisi Robin Hood kimisi de Fareli Köyün Kavalcısı ya da Pinokyo'dur. 

Örneğin Mobbing kavramını yönetici ve patronlar için tehlikeli kılan, bu kuralın onlarca kez uygulanmasıdır. Aynı şekilde hayvan haklarını 98760 yüz yıl sonra (evet abarttım ama bence bu konu da az bile) kanunlara ve uygulamaya yansıtılmaya karar verilmesi de toplumdaki çığlıkların bir bölgede değil her bölgede atılmaya başlanmasına rastladı.

Kısacası temel ihtiyacınızı karşılamak için herkesin bu ihtiyaç için ses çıkarması gerekiyor ki, bu ihtiyacı karşılama girişimleriniz HAK olarak kabul edilebilsin.

insan hakları evrensel ile ilgili görsel sonucu

  Teknoloji ve sosyal medyanın hayatımıza yerleşmesiyle, telefonda internet ve sosyal medyanın herkesin birer ikişer sosyal profili olmasıyla genelleşti ve 2. kuşak haklar işlerlik kazanmaya başladı. Bakın 2. kuşak haklar dediğimiz haklar ilk kez İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde yani 1948 yılında yayınlandı!

Bu haklar özetle,

Çalışma, adil gelir ve sendika kurma hakkı
Dinlenme hakkı
Eğitim hakkı
Kültürel yaşama katılma hakkı
Grev ve toplu sözleşme hakkı falan filan...

Şimdi diyeceksiniz ki, insanlar yıllardır sendika kuruyor, efenime söyleyim toplu sözleşme yapıyor, okullara gidiyor vsvsvs....

Valla ben günde 16 saate yakın çalışıyorum kimse de durup "Çağla, bi dinleniver be yavrum! Yıllardır insan gibi tatil yapmadın!" demiyor. 32 saat nöbet yapıp uykusuzluktan ölen doktorlar var. Yılda 2 hafta tatili 1 sene içinde yapabilen MASTER'LI kurumsal çalışan sayısı 100 kişiden en fazla kaç kişi tahmin edin bakalım? Peki okulda aynı netleri yapan çocuklardan anası babasının durumu iyi olan özel okulda tam burssuz üniversite bitirip, altına arabası, cebine ofis anahtarı konulan yanında diğerinin taşrada ikinci öğretim  bir bölüme gidebilip, part time işte para kazanamıyor diye tam zamanlı çalışarak giremediği dersler yüzünden okulunun uzaması ve okul bitince de iş bulabilmek için aylarca sürünmesi adil gelir veya eğitim hakkının neresinde yer alıyor?

İlgili resim

Kültürel yaşama katılma hakkını SAYMIYORUM kardeşim! Asgari ücretle afedersiniz kıçına don almakta zorlanan 2 çocuklu aile ayda 1 kez sinemaya gidemez. Benim ve şahsi sosyal çevremin gidebiliyor olması da bu gerçeği değiştirmez çünkü ekonomiyi ve sosyolojiyi belirleyen toplumun en genelidir. Birbirine en çok benzeyen alışkanlıklara sahip kesimidir. 

Buna rağmen biz bu hakları yeni yeni içselleştirmeye başladık. Şu anda bunu okuyor olmanızı sağlayan teknoloji sayesinde. Her ana babanın çocuğuna iyi kötü aldığı, herkesin cebinde olan akıllı telefonlar ve bilgisayarlar, tabletler, laptoplar sayesinde. İhtiyaçlarımızın toplum geneline yayıldığını, hakların söke söke alınmasını en batıdan en doğuya kadar herkesin istediğini öğrenebiliyor olmamız sayesinde 2. kuşak hakların farkına varıyoruz. Bu yüzden kim ne derse desin bkz. 2013 Gezi Olayları. Hatta haksızlık etmeyeyim ama Gezi olayları Çevre ve Barış Hakları kapsamında 3. kuşak hakların fitilini ateşlemiş bile olabilir. Etkisini 20 yıl sonra tez konusu yapacak sosyoloji öğrencileri inceleyecek. Ömrümüz vefa ederse görürüz.

gezi direnişi ile ilgili görsel sonucu

   Bu minvalde bir başka örnek vermek istiyorum. 2018 yılına girdik. Yıllardır insanları gözlemliyorum, haberler okuyorum, eski-yeni kitapları takip ediyorum falan. Her dönem artan birtakım rahatsızlıklar oldu ve hemen hepimiz sırasıyla bu hastalıkları yaşamaya başladık, toplum geneline yayıldı. Herkes tansiyon hastası! Herkes diyabet! Herkes sağlıksız beslenmeden potansiyel bir sürü hasta adayı! Maşallah hepsinin tedavisi için iyi kötü doktora gidiyoruz. İç hastalıkların tedavisi elzem. 

Diş ve deri hastalıkları biraz daha lüks kalabiliyor. Yani kişinin hem kalbi hem egzaması varsa egzamayı çok iplemeyebiliyor. Tedavileri elzem değil. Yalnızca aciliyet bakımından yaklaşıyorum.

Gelelim asıl meseleye.

psikoloji ile ilgili görsel sonucuVücudumuzun içi ve dışı ile ilgilenirken, vücudumuzu ceset olmaktan çıkaran ruhumuzun hastalıkları henüz toplumca içselleştirilemedi. Toplumun önemli kesimi psikolog yahut psikiyatr tedavisini reddediyor. Üstelik bu reddedişin ceremesini çevreleri de çekiyor. 2. kuşak haklar içindeki Sağlık Hakkı kapsamında sayabilir fakat "ruhsal selamet hakkı" olarak bence ayrı bir çeşidi olsa hiç de fena olmaz.

Psikoloji çok şeydir ve önemlidir.

Üstelik yaşadığımız ülkenin adeta bir açık hava tımarhanesi olduğu düşünülürse, aile hekimleri yanında her aileye aile psikologu da atanmalıdır.

Hayırlı Cumalar kardeşlerim.





8 Ocak 2018 Pazartesi

Hayatıma Paldır Küldür Dalan Kadınlar ve Bağlar

    Hayatıma paldır küldür dalmış bir kaç tane kadın var. Bunlardan bir kısmı çok eski dostum, yıllar yıllar sonra, hani 3-5 değil, 10 yıl kadar sonra bir mesajla geliverdiler. Bir kısmı ise başka kişiler tarafından "bence siz tanışsanız iyi anlaşırdınız" bahanesi ile hayatıma dahil edildiler. 

Gecenin bir yarısı uykudan ölürken aklıma geldiler çünkü gözümü artık kanaviçenin öteki yüzüne çevirdim, görünen desenle değil, arkadaki bağlarla uğraşıyorum. Anlaşılması zor ve görünüşü çirkin olsa da bağlar, desenin genelinden daha anlamlı. Deseni herkes görüyor. Bağları anlamak desen arayışını bırakınca mümkün. Artık desenle ilgilenmiyorum.

Bir tanesi şaman bir sosyolog, bir tanesi okültist bir televizyoncu, bir tanesi önüne gelen her bitki, hayvan ve insanı tedavi edebilen şifacı bir hemşire, biri taş gibi feminist bir avukat, biri üçüncü bir bacağı varmışcasına sezgilerini kullanan bir psikolog, biri de inanılmaz bilge bir astrolog. Üstelik tamamının hayatıma girdiği zamanlar da manidar. Tam da gelmeleri gereken anda, bir şeylere hazırlanırken, veda ederken, buyur ederken, zarar verirken, karar verirken veya giderken geldiler. 


  Yaratıcının, bizim görebildiğimizden çok daha büyük bir desen üzerinde çalıştığını düşünüyorum. Bu yüzden belirgin olan örneklerden yola çıkarak diğer tüm hayatıma girmiş ve bende azıcık da olsa izi kalmış tüm kadın, erkek ve çocuklara göz atıyorum. Bunu artık daha sık yapıyorum.

Örneğin son derece dikkatsiz ve aklı bir karış havada bir dönemimdeyken, son derece dikkatsiz ve son derece aklı bir karış havada birinden bu niteliklerin meslek hayatında ne kadar kötü sonuçlara yol açacağını öğrendim. Öyle hassas bir dönemimdi ki bu dönem, velev ki son derece disiplinli ve dikkatli birinden bunu tecrübe edecek olsam muhtemelen çok daha çetin ve altından kalkılmaz bir tecrübe edinirdim. Bu kişi her ne kadar bana zarar verici bir takım şeyler yapmış olsa da aslında farkında olmasa da benim için harika bir öğretmen oldu. Ondan aynı zamanda öğrenmek için her zaman iyi bir öğrenci olmanın yetmeyeceğini de görmüş oldum. Öğrenmek istiyorsam, ona bile öğretecek kadar iyi bir öğretmen olmalıydım. Oysa ki ben o güne kadar sadece sormuş ve cevabımı alarak ezber yapmıştım.


Bir seferinde bir kişiye yaklaşabilmek için olduğumdan çok farklı biri gibi davranmıştım. O gün giydiğim kıyafet, davranışlarım, esprilerim, saçım bile bana ait gibi değildi. Bunu yalnızca bir kez yaptım ve yaptığım şeyden nefret ettim. Sonrasında da kendim olmayı ne kadar sevdiğimi anladım. Kendim olma işini benden daha iyi yapabilecek kimse yoktu ve en kötü halimle bile hiç olmadığı biri gibi davranan birinden daha harika biriydim. Karşımdaki kişi bana kendimi bu kadar önemsiz hissettirmese ve incitmese bunu anlamayabilirdim. Onun bana karşı bu tutumu, bazı şeylerin kim olduğumuzda bir alakası olmadığını öğretti. Bazı şeylerin olacağı varsa gerekirse balık kavağa da çıkardı, deve hendek de atlardı. Kısacası, ben kendim olarak da kalsam, en mükemmel kişi de olsam bazı şeyler kaderimde yoksa yaşamam imkansızdı. Bunun için bulabileceğim en nadide şeyi, bütün iyilerim ve kötülerimle bir bütün olarak kendimi kaybetmeye hiç gerek yoktu.

Hiç düşündünüz mü hayatınızdaki her bir kimsenin neden bir başkası olarak değil de, o kişi olarak hayatınızda var olduğunu? Düşünmenizi öneririm. Neden o? Nasıl o? Ondan aldığımız ders ne? Bize katarak ve bizden çalarak edindirdiği tecrübe ne?

Bu önemli.

Yukarıdaki kadınlardan biri buna "Enerjin kendine kendin gibileri çekiyor..." dedi.
Biri "Önceki hayatlarında veremediğin sınavlarını vererek tekamülünü tamamlaman için sana onlar gönderildi" dedi.
Biri "Satürn ve Plüto sınavları bunlar, tecrübe edeceğin konulara dair insanlar seni buluyor" dedi
Biri "Senin bakış açın bu olduğu için her şeyi böyle görme eğilimindesin" dedi.

Belki haklılardı, belki yanılıyorlardı ama hepsinden bir şey anladım, hepsinden bir şey öğrenerek bir sonuca varabildim;

Yalnızca ailemizi değil, hayatımızdaki hiç kimseyi aslında gerçekten seçemiyorduk. Her şey ve herkesin bir sebebi vardı. Bütün mesele desenin ardındaki bağlardaydı.